16 Mayıs 2021 Pazar

Kendimi okumak

Uzun zamandır okumak konusu ile ilgili çevremde hareketleri izliyor, onlara dahil oluyor ve devinim kazandırmak üzere içimin kıpırtılarının gittiği tüm yönlere gidiyorum.

Kendimle okuyarak yürüyor, okuduklarımı not düşerek yani yazarak koşuyor, kitap kulüpleri ile okuduklarımı tartışarak kanatlandığımı hissediyorum.  

Onca patırtı arasında kendime baş başa kalmak ve sevdiklerimle değerli zaman geçirmek için bazı ritüeller tespit ettiğimi düşünüyorum.

Bana okumak konusunda hep rol modeli olmuş olan babam Almanya’da işçiydi. Yorgun argın eve geldiğinde benimle vakit geçirmeye özen gösterir, çizgi roman okuyarak uyuyabildiğini söylerdi. Ona göre o yorgunluk anında bir klasik veya belli bir konu hakkındaki bir kitap okumak, düşüncelerini kaliteli bir uykuya yönlendirebilecek görsel bir patikaya sahip değildi. O yüzden bana çizgi roman okumayı öğretti. Kendisi Donald Duck okur, gençliğinde Tommiks - Teksas ile bu alışkanlığı edindiğini anlatırdı. Ben ise süper kahramanlara merak sarmıştım. Süpermen (harika adam) , Wonder woman (hayranlık duyulan kadın). Dünya’yı daha iyi bir yer yapan kahramanları okudum. Babam bu kitapları bana alınca etrafımızdaki ebeveynler :”Klasikleri okusun” dediler. Çizgi roman okumak, okumak değilmiş onlara göre. Babam gülümsedi.: “Vakti gelince, onu da okur” dedi. Çınar gibi adamdı. Dediği oldu.  

Anneme doğru akmadan düşüncelerim olmaz elbette. Şiirlere hayran, Yaşar Kemal’e özellikle, yüzlerce, belki de binlerce şiiri ezbere bilirdi. Okurdu. Ölünceye kadar sevdiklerine her fırsatta, şimdi ise hatıralarımda halen, okur.  Bir şiir defterim var. Orada yankılanır.

Benim okuma yolculuğum ise Üniversite döneminde arkadaşlarım Türk klasiklerini hatmederken, Stephen King romanlarına döndü ve sonunda beni ilk kitap kulübüne dahil eden arkadaşım “ücretsiz” okuma aktiviteleri ile tanıştırınca klasiklerle nihayet buluştu. Aksanat Don Kişot semineri. Cervantes in Türkler’den bahsedişi hoşuma gitti. Saygı ile söz ediyordu. Klasikleri okumama vesile olanlara teşekkür ve selam olsun. Damağımda bıraktığı lezzet şu an dahi o denli güçlü ki, ara ara duraksamalarım olsa bile, iyi bir okuyucu olarak kendimi sınıflandırıyorum.

Bana iyi geliyor okumak o yüzden sığmıyor düşüncelerime, paylaşmak istiyorum. Paylaşırken sembollerden harflere, harflerden kelimelere, oradan da cümlelere bir not düşüyorum. Öncelikle bu konudaki farkındalığımızı ve hazır bulunuşluğumuzu değiştiriyorum.

Türk okur, sağlam okur. Ayakları yere basarak okur.

Anadolu topraklarından, yazının köklerinden gelen güçle okur.

Severek, isteyerek, inanarak ve güvenerek okur.

Hep okudu!  Ara ara duraksadıysa, ben bunu farkındalığa, düşünüp tekrar başlamaya dair kılıyorum. Sıra sizde. Algıları değiştirme sırası diyorum; sizde. Alın kitabı elinize, günde bazen bir, bazen beş kere. Okuyun okuyabildiğinize, özgürce ! Siz okudukça, okuyanların sayısı “1” + “1” artacak. Ta ki sonsuz oluncaya ve tüm dünya ile el ele okuyuncaya dek.

Doğru zaman şimdi, doğru yer burası, doğru kişi sizsiniz.

5,4,3,2,1 başla  

7 Nisan 2021 Çarşamba

Zaman Kapsülü


 

Münih Prehistorisches Museum. İlkokuldayım. Müzeyi geziyoruz. Elimizde bir defter,  gördüklerimi işaretliyorum. Müzede gördüklerimi kendi 11 yaşımdaki hayatımla birleştirerek çiziyorum, yazıyorum, öğreniyorum. Sonra canım rahmetli babam beni annemle Türkiye’ye gönderiyor. Memleketine, memleketime faydam olsun diye. 35 sene sonra, Tulga Albustanlıoğlu’nun Anadolu’yu turizm öğrencilerine internetten anlatmasını dinliyorum. Duyumsuyorum. Fark ediyorum ki, dünyanın en güzel zaman kapsülüne ev sahipliği yapıyoruz.

Tulga Hoca’dan öğrendiklerimle ev sahipliği kelimesini değiştirmem gerekiyor. Biz ev sahipleri değiliz; ancak bu nefis zaman kapsülünü bekleyenlerdeniz. Fakat biz de geçiciyiz. Bu geçitten geçenlerdeniz. Noktasal anlamda ebedi olmasak dahi, bu zaman kapsülüne şu anda bir iz bırakan bizİZ. TÜRK’ler ! Kültür mirasımız Anadolu’ya.  Kulaklarımda bir anlatı çınlıyor. Yıllar sonra bir MİT olacak bir anlatı. Hz. Muhammed kutlu bir komutana (komutanlara) İstanbul’u müjdeliyor ve o güzelim kente biz büyüleyici bir geçitten, Anadolu’dan geçerek varıyoruz.

Elbette göz kamaştıran bu kadim olgudan bir parçayı sürekli yanı başında tutmak isteyenler var. Alıp götürüyorlar. Anlatılıyorlar, işitmiyorlar. İstediğin kadar süsle, altın kafese koy. Götürdüğün parça, bırakıldığı yerden daha güzel durabilir mi hiç? Ancak Anadolu’nun kerametidir ki ne alıp götürseler dahi kalbinden yenisi çıkıyor. Geçenler, geçerken geçenlere yol gösteriyor. İster geçit^geçenler deyin, ister coğrafya^zaman. İster Antropoloji. Anadolu katman katman yazıyor kendini. Bize onu okumak, duyumsamak düşüyor.

Ve sonra bir mimar geçiyor bu topraklardan. Bir çerçeve çiziyor geçenlere. Misak-ı Milli. Çerçevenin kalbine bir başkent duyumsuyor ve bizlere aktarıyor. Ankara.

Neden ağladığımı bilmiyorum. Göz yaşı şişelerinde göz yaşlarını biriktirenler aynı duyguyu mu hissetmişler ve saklamak istemişler? Anadolu’nun bizlere mirasını biriktirdiği gibi, bende buradan geçmesine izin verilenlerden biri olarak şükrü saklamak istiyorum. Çünkü bana göre şükür paylaştıkça değerlenir. Bu toprakları hisseden, seven ve onlardan şükür duyumsayarak geçen herkesle paylaşıyorum. Şimdi ve sonsuzlukta.

İçinizde, bir yerde, şu anda ‘ya şimdi ?’ sorusu belirdiyse… Hepimizi Anadolu Medeniyetleri müzesinde geçitten geçenleri görmeye, dinlemeye, hissetmeye davet ediyorum. Anadolu’dan şu anda geçenlerin Başkenti Ankara’ya. Ne zarifçe Anıtkabir’de bedeni bir imza gibi o çok sevdiği topraklara sonsuzlukta kavuştu.

    Bulunduğumuz dönemin şartlarını dikkate alarak belki bedenen ziyareti yapmayı erteliyorum. Ancak Anadolu ile ilgili bu memleketin değerli Türk bilim insanlarının, edebiyatçılarının kitaplarından birine misafir olmanız, zihninizle önden duyumsamanız dileği ile ben Halikarnas Balıkçısı’nı dinlemek üzere müsaadenizi rica ediyorum.

Fotoğraf : Türk İslam Eserleri Müzesi (İstanbul)

22 Ekim 2020 Perşembe

Acele yok, kahvem bitsin!


Bilmiyor muyuz ki enerjimizi toplayıp odaklandığımızda elimizden her şey gelir. O yüzden acele yok. Hele bir kahvem bitsin. 

Yakalarım aradaki zamanı. Hem dinlendikten sonra daha bir keyifle olur her şey. Önce derin bir nefesle kahve kokusunu içime çekerim. Kafamdaki karışıklık önce yerine kocaman bir boşluğa bıraksın. Sonra bir yudum ile boşluğun içinde ayaklarımı basarım. Sahip olduklarıma, dinlenerek, 

"S" vererek tekrar ulaşacaklarıma, ulaşmak istediklerime ve hayallerime şükrederim. Üçüncü yudumda nefes alışımı sakinleştiririm. 

Etrafta yoğun-yoğun koşturmaları kenara bırakarak hayata geliş nedenimi tekrar fark etme zamanı. 

Tat almayacaksam, içime sinmeyecekse, neye yarar ? 

Eninde sonunda halledeceğim. 

Şu an daha başarılı olmak istemiyorum. 

Daha hızlı olmak istemiyorum. 

Biricik, özel, tarz, bana dayatılan her ne ise olmak istemiyorum. 

Şu an pes etmek, durmak, kıpırdamamak istiyorum. 

Bu da hakkım değil mi? Tercih edemez miyim? 

Ederim. 

Ediyorum. 

Her ne ise yapacağım o iş. 

Benden kaçar mı ? Kaçmaz ! Kaçsa da başkası çıkar. 

O yüzden acele yok. Kahvem bitsin !


9 Ekim 2020 Cuma

Şimdi hepiniz yerinize oturun. Antropoloji sahneye çıktı!

    Eğer tarih, din, dil, kültür, edebiyat, ekonomi ve kimyayı hayat öğretmenlerimden sayıyor isem, şu anda sahneyi başka bir öğretmene bırakırken kapsayıcı gücünü görmek beni hem şaşırtıyor, hem heyecanlandırıyor. Bir yandan da havada uçuşan bilgiyi olması gereken yere zarifçe ve ustalıkla konumlandıran bir başka bilim ile daha önce karşılaşmadığımı düşünüyorum.

Sen, sevgili Antropoloji. Bu yeteneğe sahip olduğunu görebilmek için şüphesiz diğer öğretmenlerimi iyi dinlemek zorundayım. Sen onların aralarında güçlü bir iletişim kurmamı sağladın. Katalizörsün. Anlamam için gereken reaksiyonu sağladın. Ne yok oldun ne fazlalaştın. Bir süreci tamamlamamı sağladın. Anladım ki insana dair bu kadim öğretiyi hep yakınımda tutmalıyım. Ona danışmalı, kafa karışıklığında, tıpkı bir yıldız haritası açar gibi, atalarımın bana bıraktığı izleri okumayı öğrenmeliyim. İnsanın adını koyduğu her bilimin kusursuz bir orkestra oluşturduğunu senin sayende anladım.

    Liseden eski bir arkadaşım bana Ursula Le Guin’in “Yer Deniz Büyücüsü”nü tavsiye ettiğinde, bu kitabı kantinde bulduğunu ve okuduğunu, okumamda fayda olduğunu söyledi. Sizi, zevklerinizi iyi tanıyan rehberlerin hayatınızda olması ne güzel. Gerçekten de babası antropolog olan bu yazarın okuma serüvenlerime ayrı bir tat kattığını itiraf etmeliyim. Ruhbilimi alanında çalışan ve çok değer verdiğim diğer bir arkadaşımın yan dal olarak antropoloji okuması, sohbetlerinde bana verdiği sağ duyulu tavsiyelerde de bu bilimin gücünü hissettirdi. Çok severek izlediğim “Bones” (kemikler) dizindeki zeki, mantıklı ve iş bitirici profesör gizemin sırlarını antropoloji ile gün ışığına çıkarmıyor muydu?

Bir akrep olarak mistik şeylere bu kadar meraklıyken sanırım bundan daha büyük keyif onların üstündeki sır perdesini aralayan kişiler ile bir araya gelmek. Onlardan öğrenmek. Yeni ama daim öğretmenim bazen çalıştığım projede beni alçakgönüllülüğü ve donanımı ile büyüleyen bir antropolog, bazen de İstanbul’u anlatırken bilgilerini ustaca antropoloji ile birleştiren bir rehber olarak karşıma çıkıyordu. Anladım ki edebiyatın tadı, tarihin ustalıklı rehberliği, din ve mitolojide bulduğum huzur, sanatın bana verdiği ilham, matematik ve fenden edindiğim karar verme yetkinliği, hepsi antropoloji ile uyumlu olmaya gayret ediyor.

İlk okuldan orta okula geçerken babama kimya ve fizikten korktuğumu söylediğimi anımsıyorum. Kendisi bana karmaşık şeylere basit bakmam gerektiğini hatırlatırken “fizik tahtanın kırılması, kimya yanmasıdır” derdi. İlk okul mezunuydu ama aldığı sade ve öz bilgiyi yaşama ustalıkla monte ederdi. Çok okurdu. Operayı sayar, Prince dinlemeyi severdi. Hayata her zaman onun bana öğütlediği ve öğretmeye başladığı gibi basit bakmayı başaramıyorum. Yine de umutsuz değilim. Fark ettim ki antropoloji hayata daha sade bakmamı sağlıyor. Buna gerçekten inanıyor, hatta ötesi ve daha da ilginci hissediyorum.

Belki de çocuklarımızı ya da içimizdeki çocuğu tekrar antropoloji ile tanıştırma vakti geldi. Bu niyetle sizi İstanbul Arkeoloji müzelerine davet etmek istiyorum. Üstelik sadece bir kez değil. Bu dingin mekana belli aralıklarla nefes almak, hayatı tatmak ve değerini anlamak için hep gelin. Kafanızda dolaşan bilgilerle keyifli, meraklı ve heyecan verici bir sohbet için.

Sonrasında ne mi olacak? Dünyanın en güzel bahçesinde eşsiz bir huzur duygusu ile kahve içeceksiniz. Osman Hamdi Bey’e ve son öğretmenim antropolojiye teşekkürlerimle.

14 Eylül 2020 Pazartesi

Müzik öğrenilmesi gereken en önemli yabancı dil!

Üniversiteyi kazanmıştım. Yıldız Teknik – Kimya mühendisliği. Kurtulmuştum. Kimse bana başarısız diyemeyecekti. Halbuki aslında kontenjandan girmiştim. Lisede çok çalışkandım. Okul birinciliğinden 16.tercihimi tutturdum. 18 tercih yapabiliyorduk diye hatırlıyorum. Kazanma, kaybetme terimleri o dönemlerde bambaşka bir yapıda gönlümde ve aklımda yer etmişti. Hırsla bağlantılıydı.

Kampüsümüz E5 kenarında, şu anda çok katmanlı bir kuleye ev sahipliği yapan bir alandaydı. Beşiktaş kampüsüme zıplaya zıplaya kayıt olmak için gittiğimde, bütün mühendisliklerin dışında Kimya mühendisliğinin ayrı bir binada olduğunu öğrendiğimde hayal kırıklığımı saklamaya bile çalışmadım. Yol kenarındaki, daha sonra çakma kış bahçesi ile sevmeye başladığım ufak, pratik kurgulu alanda, Üniversite kampüs tadına varmadan ama belki daha odaklı geçecekti dört yılım. Biraz izole ama korunaklı. Kantinimiz, bizim için tüm ders ve sınav öncesi/sonrası dedikoduların, gülmelerin, ders çalışmaların veya kaytarmaların, jambonlu kaşar tost ile o dönem radyasyon yemiş çaylarımızı tükettiğimiz bir yer. İlk kez platonik olarak başka bölümden bir gence aşık olduğum yer…kut(lan)sal bir yer. Ama bu belki başka zaman anlatılacak bir hikaye…

Müziksiz bir hayat olamayacağı gibi, bir kantin de olamazdı. 80’ler ve 90’lar. Madonna, Take That, Guns and Roses. Kantinde MTV çalardı. Burada karşı lisans bölümlerinden gitarıyla Extreme’in "more then words" (kelimelerden öte) şarkısını çalan bir öğrencinin zarif parmaklarına çekilen dikkatim, müziğe beni bir tık tekrar yaklaştırdı. Çok havalı görünmesi, herkesin etrafında toplanması onun umurunda değildi. Parmakları deneyimle gitar tellerinde dolanırken başka bir dünyada gibiydi. Bu düşünce beni 25 sene sonrasında yine yakaladı. Oysaki müziğe çok uzak değildim hiçbir zaman. Annem Almanya’da beni 11 yaşında , arp çalmak istiyorum düşüncesi ile dolup taştığım bir dönemde konservatuvara götürdü. Konservatuvar hocam Frau Friedel, keman ve piyano dersi veriyordu. Piyano o zaman diye düşündüm. Ancak parmaklarımın fazla uzamayacağını bir bakış sonrası söyleyerek beni kemana yönlendirdi (gerçekten de parmaklarım vücuduma göre miniktir). Frau Friedel harika bir öğretmendi. Münih’te altın “Barış Meleği” heykeline yakın bir yerde derse gidiyordum evine. Bütün Münih’i tramvayla geçerdik. 19 numaralı hattın güzergahını hatırlıyorum hala. Zaten Münih şehrine ait güzel anılarımın çoğu, kopuk da olsa bu yolculukta gördüklerime ait.

Dersler başladı. Hoca dersi anlatıyor, çaldırıyor, evde pratik yap en az bir saat her gün diyor. Keman kutusu hocanın yanında kapanıyor ve evde açılmaksızın bir hafta sonra onun yanında tekrar açılıyor. Pratik yapmayan elleri gizleyemesem dahi meraklı kulaklarım, evde çalmadığım zamanın birazını telafi ediyor ve ümit veriyor hocaya. Derken 13 yaşında babamın telaşlı düşünceleri ile Türkiye’ye dönüyorum. Annem çok fazla adaptasyon zorluğu çekmeyeyim diye beni konservatuvara vermiyor. Anadolu lisesinde alıyorum soluğu. Üniversite’ye hazırlık maratonunda müzik ile alakam, flüt ve şarkı söylemek ile kısıtlı kalıyor. Ta ki kantinde gitarla karşılaşıncaya kadar. Hemen annem harika bir gitar alıyor hevesle. Arkadaşının kızı gitar hocalığı yapıyormuş. O da çözüldü. Ancak nafile. Disleksi beni yavaşlatıyor. İstediğim hızda öğrenemiyorum. Notalar kağıtta uçuşuyor. Bir türlü bu yabancı dili öğrenemeyecekmişim gibi geliyor. Sonra bir gayret daha, 5 sene sonra gitarımın tozunu attırıyorum. Özel ders alıyorum ama yine olmuyor.

Şimdi. 50’ye merdiven dayadım. 2 tam, 1 yabancı dil biliyorum Türkçemin yanı sıra ama bir şey eksik.

Annemi babamı kaybedeli 5 yıl oldu. Zihnim, duygularım yaşımdan ileri mi geri mi çok çözemedim. Ancak şunu biliyorum ki, kendimi ifade edemiyorum en önemli kişiye. Kendime. Bir şeyler anlatmak istiyorum : Duyuyorum, anlatamıyorum (Orhan Veli ne zarif ifade etmiş).

Derken bambaşka bir kaynağa sormak geldi aklıma. Yıldızlara. Astronomi okumuş ve astroloji uygulayan bir rehber buldum kendime. O açıkladı. Yıldızlarımda yazılı müzik. Sil baştan mı dersin, bir daha mı ?

Öğrendim artık, ya da öğretildim. Kendimle en iyi iletişimi kurmama yardımcı olacak en etkin yabancı dil müzik. İlk onu öğrenmiştim oysa, annemin bana söylediği şarkılardan. Eğdim başımı, buldum bir gitar. Doğru gitar hocasının kapısını çaldım. Bu kez gitarın sesimle dostluğunu duymak için sabırsızlanıyorum. Bana çok farklı kapılar açacağını hissediyorum. Ya siz? Müzik öğrendiğiniz ilk yabancı dil olmasa bile, öğrenmeden peşini bırakmayın. Zira bana göre müzik öğrenilmesi gereken "kelimelerden öte" en önemli yabancı dildir. 

 


7 Eylül 2020 Pazartesi

Annemin dikiş makinası aynı anneme benziyor....


Annem gezmeyi çok severdi. Babam hiç sevmezdi. Gezmek annemin hayat enerjisini canlandırır, bu enerjiyi başlarına bulaştırması için bir vesile olurdu. Babama komşuya gideceğini söyler, soluğu Heybeli Ada’da alırdı. El sanatları öğretmeni olarak yıllarca yaşamını dikişten kazanmış, birçok insana güzel el işlerini ikram etmişti. Bir de Almanya’dan aldığı kendi gibi çıtı pıtı bir dikiş makinası vardı. Makinayı koluna tak götür istediğin yere. Öyle minnak, portatif bir şey.

Bu makinanın hep peşindeydim ben. Dikiş dikmeyi biliyordum, makinayı kullanmayı da öğrenmiştim ancak alt makarasını değiştirmeyi oldum olası hiç beceremezdim. Tam makinaya konacağım derken, annem makinayı birine vermiş. Çok bozuldum. Benimdi zar o makine. Neyse. Annem vefat etti. Ben makinanın izini bir gün komşumun bir söyleminden yakaladım. Makine bozukmuş, verdiği kişi kullanamamış zaten. Geri vermeye de niyetli. Bozuk ya. Makinaya bir mesaj. Makine yine bana ulaştı. Almanya’dan Üsküdar’a, oradan Şirinevler’e, sonra yine Üsküdar’a. Derken annemin Ahiretliği, çok sevdiği arkadaşı, makinayı çok sevdiğini söyledi. Kaptım ona götürdüm. Annemin en sevdiğinde olmasın da nerede olsun. Bu kez Fatih’e. Annemin doğduğu semte. Ama hiç kullanamadı teyze. Rahatsızlanınca makinenin yolu yine bana düştü. Aldım iyi bir ustaya götürdüm. Usta gibi usta. Çok aradım. Üsküdar’da buldum. Üsküdar çarşısında. Çarşı’yı bilen bilir. Yok yoktur burada. Şekerci dükkanı gibi. Karagöz Hacivat ustasından antikacılara, Üsküdar’da her şeyi ama aradığın her şeyi bulursun. Usta işinin erbabı, o tamirden ben makinanın güncel durumundan memnun. Makine taptaze oldu. Usta makinayı çok sevdi. Makine’de onu belli ki. Usta: “İyi bir makine bu iyi bak ona” dedi. Makine geldi yine benim eve.  Ben makinayı yine bozarım diye kıyamadım çalıştırmaya. Öyle baş köşede oturdu bir süre:” Vardır senin de bir kısmetlin”. Ben elde dikiyorum bu arada elime geçen her şeyi. Makine bana, ben ona gülüyorum. 

Derken telefon çaldı. Yakın arkadaşlarımdan biri ile konuşuyoruz. Özleştik. Annemin babamın ölümünden sonra ailecek bana çok destek oldular. Hani köksüz kaldığınızı hissedersiniz ya anne baba vefatından sonra, onlar bana biz buradayız diyen, kan değil can bağı olan insanlardan. Laf lafı açtı. 6 yaşındaki yeğeni dikiş makinası istemiş doğum gününe. “Ay”, dedim içimden, “çıktı talibi!”. Makinadan bahsettim. Çok memnun olarak kullanacaklarını söylediler. Annemin dikiş makinası bir kez daha yola koyuldu. Bu kez Trakya’da aldı soluğu. Şimdi orada torun, anne, teyze, anne anne, dört kişi, üç nesil yanında keyifle, tıkır tıkır çalışıyor. Mutluymuş. Geldi bana haberi. Hatta karadan öte artık tekne ile denize açılacağını söyledi. İnsan dünyaya yapmak için geldiği işi yapmalı, severek yapmalı. O da onu yapıyor şu an harika kıymetli insanlarla.

Velhasıl kelam; annemin dikiş makinası aynen annem gibi. Gezmeyi ve insanları mutlu etmeyi çok seviyor. Sanırım insanlar bir şekilde yaptıkları ile yaşamaya devam ediyor. Ne mutlu ona.

 

28 Ağustos 2020 Cuma

Hayat planını yapar, sen yaşa sade...

Aylardır boşlukta asılı gibiyim ama düşmüyorum. Uçmuyorum da. Sabahları uyandığımda aklıma gelen fikirleri bir panoda düzenleyip gruplandırdım. Bunların hepsi birer sosyal sorumluluk projesi. Arkadaşlarımın bazıları bu fikirleri nereden bulduğumu soruyor. Aslında onlar beni buluyor. Elimdeki eski, yeni kullanmadığım her şeyi uğurladığımdan beri, fikirler benle, ben fikirlerle yaşıyorum.

Bir planlama yapmıyorum aslında. Bir akış var. O akışta asılıyım ben. Ve aklıma gelen her şey ama her şey önceden düşünülmüş, kurgulanmış bitmiş olarak orada asılı. Benim gibi. Sade yaşamak, yaşa sade. Sevdiğim insanlar etrafımda, bazen sorsam, bazen sormasam dahi bir nefes ötedeler.

Kurumsal hayatın çarklarının dışına çıktığımdan, bazı insanların egosuna hizmet etmeyi bıraktığımdan beri toplum adına hizmet ediyorum. Etmeye çalışıyorum. Bunu en sade şekilde yapmaya çalışıyorum. Parayı devreden mümkün olduğunca çıkararak, para yerine emek ve ürün koyarak. Kusursuzluktan uzak olmak sade yaşam. Tabiatın sana sunduğu kusursuz olmayan ama kendi içinde çıtır çıtır işleyen bir döngüdeyim. Misafirim buralarda, hepimiz gibi ama sade yaşamak misafir olduğumu daha çok hatırlatıyor bana. Hiçbir şeye tutunmadan, yapışmadan yaşamayı. Elindekini paylaşmayı.

Hedefler koyuyorum elbette kendime ama bu hedefleri rahat da bırakıyorum. Hedefi bırakıp ona giden yolda keyif almaya bakıyorum. Bildiğimi, hissettiğimi, enerjimi sevdiklerim ve onların değer verdiği projelere doğru savuruyorum. Ne geri gelir bilmem, gelmese ne olur?

Bilmiyor muyuz ki; hayat planını yapmıştır zaten, sen yaşa sade! 


Tablo : Pirekareart