16 Mayıs 2021 Pazar

Kendimi okumak

Uzun zamandır okumak konusu ile ilgili çevremde hareketleri izliyor, onlara dahil oluyor ve devinim kazandırmak üzere içimin kıpırtılarının gittiği tüm yönlere gidiyorum.

Kendimle okuyarak yürüyor, okuduklarımı not düşerek yani yazarak koşuyor, kitap kulüpleri ile okuduklarımı tartışarak kanatlandığımı hissediyorum.  

Onca patırtı arasında kendime baş başa kalmak ve sevdiklerimle değerli zaman geçirmek için bazı ritüeller tespit ettiğimi düşünüyorum.

Bana okumak konusunda hep rol modeli olmuş olan babam Almanya’da işçiydi. Yorgun argın eve geldiğinde benimle vakit geçirmeye özen gösterir, çizgi roman okuyarak uyuyabildiğini söylerdi. Ona göre o yorgunluk anında bir klasik veya belli bir konu hakkındaki bir kitap okumak, düşüncelerini kaliteli bir uykuya yönlendirebilecek görsel bir patikaya sahip değildi. O yüzden bana çizgi roman okumayı öğretti. Kendisi Donald Duck okur, gençliğinde Tommiks - Teksas ile bu alışkanlığı edindiğini anlatırdı. Ben ise süper kahramanlara merak sarmıştım. Süpermen (harika adam) , Wonder woman (hayranlık duyulan kadın). Dünya’yı daha iyi bir yer yapan kahramanları okudum. Babam bu kitapları bana alınca etrafımızdaki ebeveynler :”Klasikleri okusun” dediler. Çizgi roman okumak, okumak değilmiş onlara göre. Babam gülümsedi.: “Vakti gelince, onu da okur” dedi. Çınar gibi adamdı. Dediği oldu.  

Anneme doğru akmadan düşüncelerim olmaz elbette. Şiirlere hayran, Yaşar Kemal’e özellikle, yüzlerce, belki de binlerce şiiri ezbere bilirdi. Okurdu. Ölünceye kadar sevdiklerine her fırsatta, şimdi ise hatıralarımda halen, okur.  Bir şiir defterim var. Orada yankılanır.

Benim okuma yolculuğum ise Üniversite döneminde arkadaşlarım Türk klasiklerini hatmederken, Stephen King romanlarına döndü ve sonunda beni ilk kitap kulübüne dahil eden arkadaşım “ücretsiz” okuma aktiviteleri ile tanıştırınca klasiklerle nihayet buluştu. Aksanat Don Kişot semineri. Cervantes in Türkler’den bahsedişi hoşuma gitti. Saygı ile söz ediyordu. Klasikleri okumama vesile olanlara teşekkür ve selam olsun. Damağımda bıraktığı lezzet şu an dahi o denli güçlü ki, ara ara duraksamalarım olsa bile, iyi bir okuyucu olarak kendimi sınıflandırıyorum.

Bana iyi geliyor okumak o yüzden sığmıyor düşüncelerime, paylaşmak istiyorum. Paylaşırken sembollerden harflere, harflerden kelimelere, oradan da cümlelere bir not düşüyorum. Öncelikle bu konudaki farkındalığımızı ve hazır bulunuşluğumuzu değiştiriyorum.

Türk okur, sağlam okur. Ayakları yere basarak okur.

Anadolu topraklarından, yazının köklerinden gelen güçle okur.

Severek, isteyerek, inanarak ve güvenerek okur.

Hep okudu!  Ara ara duraksadıysa, ben bunu farkındalığa, düşünüp tekrar başlamaya dair kılıyorum. Sıra sizde. Algıları değiştirme sırası diyorum; sizde. Alın kitabı elinize, günde bazen bir, bazen beş kere. Okuyun okuyabildiğinize, özgürce ! Siz okudukça, okuyanların sayısı “1” + “1” artacak. Ta ki sonsuz oluncaya ve tüm dünya ile el ele okuyuncaya dek.

Doğru zaman şimdi, doğru yer burası, doğru kişi sizsiniz.

5,4,3,2,1 başla  

7 Nisan 2021 Çarşamba

Zaman Kapsülü


 

Münih Prehistorisches Museum. İlkokuldayım. Müzeyi geziyoruz. Elimizde bir defter,  gördüklerimi işaretliyorum. Müzede gördüklerimi kendi 11 yaşımdaki hayatımla birleştirerek çiziyorum, yazıyorum, öğreniyorum. Sonra canım rahmetli babam beni annemle Türkiye’ye gönderiyor. Memleketine, memleketime faydam olsun diye. 35 sene sonra, Tulga Albustanlıoğlu’nun Anadolu’yu turizm öğrencilerine internetten anlatmasını dinliyorum. Duyumsuyorum. Fark ediyorum ki, dünyanın en güzel zaman kapsülüne ev sahipliği yapıyoruz.

Tulga Hoca’dan öğrendiklerimle ev sahipliği kelimesini değiştirmem gerekiyor. Biz ev sahipleri değiliz; ancak bu nefis zaman kapsülünü bekleyenlerdeniz. Fakat biz de geçiciyiz. Bu geçitten geçenlerdeniz. Noktasal anlamda ebedi olmasak dahi, bu zaman kapsülüne şu anda bir iz bırakan bizİZ. TÜRK’ler ! Kültür mirasımız Anadolu’ya.  Kulaklarımda bir anlatı çınlıyor. Yıllar sonra bir MİT olacak bir anlatı. Hz. Muhammed kutlu bir komutana (komutanlara) İstanbul’u müjdeliyor ve o güzelim kente biz büyüleyici bir geçitten, Anadolu’dan geçerek varıyoruz.

Elbette göz kamaştıran bu kadim olgudan bir parçayı sürekli yanı başında tutmak isteyenler var. Alıp götürüyorlar. Anlatılıyorlar, işitmiyorlar. İstediğin kadar süsle, altın kafese koy. Götürdüğün parça, bırakıldığı yerden daha güzel durabilir mi hiç? Ancak Anadolu’nun kerametidir ki ne alıp götürseler dahi kalbinden yenisi çıkıyor. Geçenler, geçerken geçenlere yol gösteriyor. İster geçit^geçenler deyin, ister coğrafya^zaman. İster Antropoloji. Anadolu katman katman yazıyor kendini. Bize onu okumak, duyumsamak düşüyor.

Ve sonra bir mimar geçiyor bu topraklardan. Bir çerçeve çiziyor geçenlere. Misak-ı Milli. Çerçevenin kalbine bir başkent duyumsuyor ve bizlere aktarıyor. Ankara.

Neden ağladığımı bilmiyorum. Göz yaşı şişelerinde göz yaşlarını biriktirenler aynı duyguyu mu hissetmişler ve saklamak istemişler? Anadolu’nun bizlere mirasını biriktirdiği gibi, bende buradan geçmesine izin verilenlerden biri olarak şükrü saklamak istiyorum. Çünkü bana göre şükür paylaştıkça değerlenir. Bu toprakları hisseden, seven ve onlardan şükür duyumsayarak geçen herkesle paylaşıyorum. Şimdi ve sonsuzlukta.

İçinizde, bir yerde, şu anda ‘ya şimdi ?’ sorusu belirdiyse… Hepimizi Anadolu Medeniyetleri müzesinde geçitten geçenleri görmeye, dinlemeye, hissetmeye davet ediyorum. Anadolu’dan şu anda geçenlerin Başkenti Ankara’ya. Ne zarifçe Anıtkabir’de bedeni bir imza gibi o çok sevdiği topraklara sonsuzlukta kavuştu.

    Bulunduğumuz dönemin şartlarını dikkate alarak belki bedenen ziyareti yapmayı erteliyorum. Ancak Anadolu ile ilgili bu memleketin değerli Türk bilim insanlarının, edebiyatçılarının kitaplarından birine misafir olmanız, zihninizle önden duyumsamanız dileği ile ben Halikarnas Balıkçısı’nı dinlemek üzere müsaadenizi rica ediyorum.

Fotoğraf : Türk İslam Eserleri Müzesi (İstanbul)