Üniversiteyi kazanmıştım. Yıldız
Teknik – Kimya mühendisliği. Kurtulmuştum. Kimse bana başarısız diyemeyecekti.
Halbuki aslında kontenjandan girmiştim. Lisede çok çalışkandım. Okul
birinciliğinden 16.tercihimi tutturdum. 18 tercih yapabiliyorduk diye
hatırlıyorum. Kazanma, kaybetme terimleri o dönemlerde bambaşka bir yapıda gönlümde
ve aklımda yer etmişti. Hırsla bağlantılıydı.
Kampüsümüz E5 kenarında, şu anda çok
katmanlı bir kuleye ev sahipliği yapan bir alandaydı. Beşiktaş kampüsüme zıplaya
zıplaya kayıt olmak için gittiğimde, bütün mühendisliklerin dışında Kimya
mühendisliğinin ayrı bir binada olduğunu öğrendiğimde hayal kırıklığımı saklamaya
bile çalışmadım. Yol kenarındaki, daha sonra çakma kış bahçesi ile sevmeye
başladığım ufak, pratik kurgulu alanda, Üniversite kampüs tadına varmadan ama
belki daha odaklı geçecekti dört yılım. Biraz izole ama korunaklı. Kantinimiz,
bizim için tüm ders ve sınav öncesi/sonrası dedikoduların, gülmelerin, ders
çalışmaların veya kaytarmaların, jambonlu kaşar tost ile o dönem radyasyon
yemiş çaylarımızı tükettiğimiz bir yer. İlk kez platonik olarak başka bölümden
bir gence aşık olduğum yer…kut(lan)sal bir yer. Ama bu belki başka zaman
anlatılacak bir hikaye…
Müziksiz bir hayat olamayacağı gibi, bir kantin de olamazdı. 80’ler
ve 90’lar. Madonna, Take That, Guns and Roses. Kantinde MTV çalardı. Burada karşı
lisans bölümlerinden gitarıyla Extreme’in "more then words" (kelimelerden öte) şarkısını
çalan bir öğrencinin zarif parmaklarına çekilen dikkatim, müziğe beni bir tık tekrar
yaklaştırdı. Çok havalı görünmesi, herkesin etrafında toplanması onun umurunda
değildi. Parmakları deneyimle gitar tellerinde dolanırken başka bir dünyada
gibiydi. Bu düşünce beni 25 sene sonrasında yine yakaladı. Oysaki müziğe çok
uzak değildim hiçbir zaman. Annem Almanya’da beni 11 yaşında , arp çalmak
istiyorum düşüncesi ile dolup taştığım bir dönemde konservatuvara götürdü. Konservatuvar
hocam Frau Friedel, keman ve piyano dersi veriyordu. Piyano o zaman diye
düşündüm. Ancak parmaklarımın fazla uzamayacağını bir bakış sonrası söyleyerek
beni kemana yönlendirdi (gerçekten de parmaklarım vücuduma göre miniktir). Frau
Friedel harika bir öğretmendi. Münih’te altın “Barış Meleği” heykeline yakın
bir yerde derse gidiyordum evine. Bütün Münih’i tramvayla geçerdik. 19 numaralı
hattın güzergahını hatırlıyorum hala. Zaten Münih şehrine ait güzel anılarımın
çoğu, kopuk da olsa bu yolculukta gördüklerime ait.
Dersler başladı. Hoca dersi anlatıyor, çaldırıyor, evde
pratik yap en az bir saat her gün diyor. Keman kutusu hocanın yanında kapanıyor
ve evde açılmaksızın bir hafta sonra onun yanında tekrar açılıyor. Pratik
yapmayan elleri gizleyemesem dahi meraklı kulaklarım, evde çalmadığım zamanın
birazını telafi ediyor ve ümit veriyor hocaya. Derken 13 yaşında babamın
telaşlı düşünceleri ile Türkiye’ye dönüyorum. Annem çok fazla adaptasyon
zorluğu çekmeyeyim diye beni konservatuvara vermiyor. Anadolu lisesinde alıyorum
soluğu. Üniversite’ye hazırlık maratonunda müzik ile alakam, flüt ve şarkı
söylemek ile kısıtlı kalıyor. Ta ki kantinde gitarla karşılaşıncaya kadar.
Hemen annem harika bir gitar alıyor hevesle. Arkadaşının kızı gitar hocalığı
yapıyormuş. O da çözüldü. Ancak nafile. Disleksi beni yavaşlatıyor. İstediğim hızda
öğrenemiyorum. Notalar kağıtta uçuşuyor. Bir türlü bu yabancı dili
öğrenemeyecekmişim gibi geliyor. Sonra bir gayret daha, 5 sene sonra gitarımın
tozunu attırıyorum. Özel ders alıyorum ama yine olmuyor.
Şimdi. 50’ye merdiven dayadım. 2 tam, 1 yabancı dil
biliyorum Türkçemin yanı sıra ama bir şey eksik.
Annemi babamı kaybedeli 5 yıl oldu. Zihnim,
duygularım yaşımdan ileri mi geri mi çok çözemedim. Ancak şunu biliyorum ki,
kendimi ifade edemiyorum en önemli kişiye. Kendime. Bir şeyler anlatmak
istiyorum : Duyuyorum, anlatamıyorum (Orhan Veli ne zarif ifade etmiş).
Derken bambaşka bir kaynağa sormak geldi aklıma. Yıldızlara.
Astronomi okumuş ve astroloji uygulayan bir rehber buldum kendime. O açıkladı.
Yıldızlarımda yazılı müzik. Sil baştan mı dersin, bir daha mı ?
Öğrendim artık, ya da öğretildim. Kendimle en iyi iletişimi
kurmama yardımcı olacak en etkin yabancı dil müzik. İlk onu öğrenmiştim oysa,
annemin bana söylediği şarkılardan. Eğdim başımı, buldum bir gitar. Doğru gitar
hocasının kapısını çaldım. Bu kez gitarın sesimle dostluğunu duymak için
sabırsızlanıyorum. Bana çok farklı kapılar açacağını hissediyorum. Ya siz?
Müzik öğrendiğiniz ilk yabancı dil olmasa bile, öğrenmeden peşini bırakmayın. Zira
bana göre müzik öğrenilmesi gereken "kelimelerden öte" en önemli yabancı dildir.